İran ve İsrail arasındaki gerilim sadece bölgesel değil, küresel güvenliği de tetikleyebilir seviyeye ulaşıyor. 2025 ve 2026'da yaşanan gelişmeler, gücü ve stratejisiyle bölgeyi şekillendiren ülkelerin tutumlarını yeniden belirliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İran ve Körfez ülkelerine yönelik yaptığı açıklamalarda, İsrail'in saldırganlık politikalarının Türkiye'yi de tehdit ettiğine dikkat çekti. İsrail'in bölgedeki saldırgan tutumu, Türkiye'nin stratejik konumu ve güç dengeleri göz önüne alındığında, bu tehditlerin ne boyuta ulaşabileceği tartışılıyor. Uzmanlar, Türkiye'nin hem NATO üyesi olması hem de güçlü ticaret ilişkilerine sahip olmasının, İsrail için önemli bir denge unsuru olduğunu belirtiyor.
Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Şebnem Udum, bölgedeki güç dengelerini ve nükleer silahların rolünü detaylarıyla açıklıyor. Udum, 'İkinci vuruş yeteneği'nin, devletlerin caydırıcılık stratejisinin temel taşı olduğunu ve İsrail'in coğrafi şartlar nedeniyle bu yeteneğin sınırlı olduğunu söylüyor. Ayrıca, bölgedeki nükleer güçlerin çatışma risklerini artırdığını belirten uzmanlar, İran'ın füzelerine karşı İsrail'in önleme stratejisini benimsediği ve bu silahların 'yok oluş' anlamına gelebileceğine vurgu yapıyor.
Türkiye ve İsrail arasındaki en büyük fark ise tarih boyunca ortaya çıkan askeri ve toplumsal direniş kültüründe yatıyor. Uzmanlar, Türk milletinin savaşçı ruhunu ve tarih boyunca gösterdiği mücadele gücünü ödüllendiriyor. Doç. Dr. Udum, 'Türkler her zaman güçlü ve bağımsız duruşuyla bölgesel güç olmuştur' diyerek, Türkiye’nin bölgesel dengelerdeki önemini vurguluyor. Bölgedeki olası çatışmalarda, Türkiye’nin stratejik konumu ve askeri becerileri, uluslararası aktörlerin ilgisini çekmeye devam ediyor.