Son 15 yılda Avrupa kıtasındaki göçmen nüfusu 24 milyondan fazla arttı. Almanya merkezli RFBerlin’in Göç Araştırma ve Analiz Merkezi tarafından yayımlanan ve 2025 verilerini içeren rapora göre, Avrupa Birliği’nde ikamet eden göçmenlerin sayısı 64.2 milyona yükseldi. Bu, AB ülkelerinde göçmen sayısında kayda değer bir artış olduğunu gösteriyor.
Rapora göre 2025 yılında Avrupa’ya yeni gelen göçmenlerin sayısı 2.1 milyon artarak 2024’e göre önemli bir yükseliş gösterdi. Eurostat ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerinin kullanıldığı raporda, 2010 yılında Avrupa’daki göçmen sayısının 40 milyon olduğu hatırlatıldı.
Almanya, Fransa ve İspanya, göçmen nüfusu bakımından öne çıkan ülkeler oldu. Almanya’da 18 milyon göçmen bulunurken, İspanya’da son dönemde göçmen sayısı yaklaşık 700 bin artışla 9.5 milyona ulaştı. Fransa’da yaşamakta olan göçmen sayısı ise 9.6 milyon olarak kayıtlara geçti. 2010’da 4.6 milyon göçmenin yaşadığı İtalya’da ise 2025 itibarıyla bu sayı 6.9 milyona yükseldi. Lüksemburg ve Malta gibi küçük ülkeler de göç açısından yüksek oranlar gösterdi. AB’de toplam yabancı doğumlu nüfus oranı ortalama yüzde 14 seviyesinde, Polonya, Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerde bu oran yüzde 10’un altında kaldı.
Rapor, 2015’teki mülteci krizinden itibaren göç akınının devam ettiğini, COVID-19 pandemisinin bu süreci kısa süreliğine yavaşlattığını belirtiyor. Ayrıca, Şubat 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna savaşında, yaklaşık 4.35 milyon Ukraynalı Avrupa ülkelerinde geçici koruma aldı.
Avrupa’da en çok göçmen başvurusu yapılan ülkeler ise Almanya, İspanya, Fransa ve İtalya olarak öne çıkıyor. 2025’te toplam başvuruların yaklaşık %75’ini oluşturan bu ülkelerde, İspanya 141 bin, İtalya 127 bin, Fransa 116 bin ve Almanya 113 bin sığınma talebinde bulundu. Uzmanlar, farklı ülkelerin göç politikaları ve başvuru kaynaklarının çeşitliliğine işaret ediyor. Avrupa genelinde göçmenlerin yüzde 76’sı 15-64 yaş aralığında iken, bazı ülkelerde bu oran daha yüksek seyrediyor. RFBerlin ve Milano Üniversitesi’nin uzmanları, göç tablosunun ülkeden ülkeye dengesiz olduğunu ve AB genelinde bu farklılıkların devam ettiğini vurguluyor.